ISKENCECI

12 Eylül askeri darbesinden bu yana 23 yil geçtigi halde, askeri cuntanin uygulattigi iskenceler güncelligini korumaya devam ediyor. Bunda Hasan Cemal'in Kürtler adiyla yayinladigi kitapta, Diyarbakir Sikiyönetim Askeri Cezaevi'nde, Felat Cemiloglu'na bok yedirme gibi çarpici bir örnek vermesinin payini kabul etmek gerekir. Ne var ki, o günkü uygulamalarin güncelligini, yalniz Hasan Cemal'in Kürtler kitabina baglarsak yanilgiya düsmüs oluruz. Çünkü yuvarlak bir rakamla yüz bine yakin insanin girip çiktigi bu cezaevinde, yalniz hapis olanlara degil, hapistekilerin yakinlarina ve ziyaretçilerine de agir iskenceler uygulandi. Böylece uygulamaya tabi tutulan insan sayisi milyonu buldu. Iskence uygulamalarina tabi tutulmus insan sayisi bu kadar yüksek olursa, toplumsal bir travmaya yol açmasi kaçinilmazdir.

 

 Toplumsal travmalar, olumlu büyük degisimlerin yasanmasiyla atlatilamazsa, yasayan nesille birlikte devam eder. Kürt halkinin yasaminda olumlu büyük degisimler olmadigina göre, travma da devam ediyor demektir. Sosyal travma ediyorsa, güncelligini koruyor demektir. Nitekim Diyarbakir Sikiyönetim Cezaevi'ndeki uygulamalari konu olan onlarca kitap,tiyatro eseri yazildi. Adeta Diyarbakir Sikiyönetim Askeri Cezaevi edebiyati dogdu. Konulu ve dokümanter filimler yapildi. Bunlarin çogu birçok ülkenin televizyonlarinda, film festivallerinde gösterildi ve gösteriliyor. Bir örnek vermek gerekirse; Av. Serafettin Kaya ile beni konu alan Karaman Yavuz'un Ich schäme mich ein Jurist zu sein (Hukukçulugumdan Utaniyorum) adli dokümanter film 18 ve 20 Haziran 2003 tarihinde Berlin Kürt Film Festivali'nde gösterime sunuldu.

 

ISKENCENIN ISKENCECI AYAGI

 

 12 Eylül askeri darbesi yapildiginda Diyarbakir Sikiyönetim Askeri Cezaevi'ndeydim. Iskenceler nasil basladi, dozu nasil artirildi, neler yapildi? Bunlarin hepsini an be an yasadim. Iskence uygulamalarinin çoguna muhatap ve tanik oldum. O kadar iskence çesidi uygulandi ki, bunlara ne bir makale ve ne de bir kitap yeter. Öte yandan Uygulanan iskence çesitliligindeki "zenginlik", tüm iskenceleri anlatmada kisiyi asar. Zaten yapilan iskenceler anlatiliyor. Ben 12 Eylül'ün 23 üncü yilinda alisilmisin disina çikarak iskenceciyi yazmak istiyorum

 

 Türk Dil Kurumu Sözlügü iskenceyi; "Bir kimseye maddî ve manevî olarak yapilan asiri eziyet, düsüncelerini ögrenmek amaciyla birine uygulanan eziyet", bunlari yapan kisiyi ise "iskenceci" sifatiyla açikliyor.

 

 Bazi meslekler, örnegin sanatçilar için "Sanatçi olunmaz, sanatçi dogulur" denir. Yanilmiyorsam gazeteciler için de ayni sey söylenir. Acaba iskenceciler için ayni sey söylenebilir mi? Bunun dogru cevabi, hem iskenceci ve hem de iskence gören açisindan arastirilarak bulunur. Ben iskence gören açisindan sorunun cevabini aramaya çalisacagim. Bana göre dogustan ruhsal hasta olanlari bir yana birakirsak; iskenceci dogulmaz, iskenceci olunur derim. Bu görüsümü kanitlamak için size yasadigim olaylardan örnek vermek isterim.

 

 Diyarbakir Cezaevindeki iskence uygulamalari 12 Eylül'den önce baslatilmisti.Anlasildigi kadariyla darbeye "sorunsuz" cezaevleri birakilmak isteniyordu. Baskilari uygulamaya basladiklari bir gün, kaldigimiz kogusa baslarinda çavus oldugu halde, on-on bes asker baskin yapti. Amaçlari gözdagi vermekti. Kogus kapisi açilinca, yarisi korkusundan içeri giremedi. Çavusun küfürleri, zorla iterek içeri sokmasi sonucu içeri girebilmislerdi. Hem canlarindan korkuyor ve hem de bizlere iskence yapmak için hazir olmadiklari her hallerinden belli oluyordu. Ama zaman geçince, kogusa giremeyen ve gözlerimize bakamayan bu asker gardiyanlarin çogunun, azili birer iskenceciye dönüstüklerini gördük.

 

 Hem ideolojik ve hem de ruhsal olarak yavas yavas iskenceci olmaya hazirlaniyorlardi. Bunun için çesitli olanaklar kendilerine sunuluyordu.

 

 Birincisi; ordu içinde uygulanan kati disiplin kurallari bunlara uygulanmazdi. Saç birakabilir, komutanlari yaninda yakalari açik gezebilirdi.

 

 Ikincisi; tutuklulara verilmesi gereken kumanya tam verilmez, çogu er olan gardiyanlara verilirdi. Çogu ceplerinde haslanmis kati yumurta, hosafin kuru kayisilari, asure yapilmasi için verilen findik, üzümle dolasirdi. Bir keresinde havalandirmada bir gardiyanin, ceplerinden çikardigi 12 adet yumurtayi yedigini gözlerimle görmüstüm. Bizim kumanyalarla onlara özel yemekler yapilir. Öyle beslenirlerdi ki, çelimsiz olarak gelen biri Kirkpinar pehlivani olarak dönerdi.

 

 Hiç unutmam hücrede kaldigim dönemde yeni bir ekip gardiyan gelmisti. Çavus hücrede görevlendirilen er gardiyanlari getirdi. Dördüncü kattaki ilk hücrede dört kisi kaliyorduk. Iki yeni gardiyan er korkularindan, çavusun açtigi koridor kapisindan bir türlü içeri girmiyordu. Sonunda çavusun küfür ve itmesiyle içeri girdiler. En azili "suçlular" hücrede olacaklarina göre, hani korkmakta haksiz da degillerdi. Hücre arkadaslarimdan Osman Erdal'a "Osman senin gözün kuvvetlidir. Bunlarin bel ve basen ölçülerini al ve kafana nakset. Bir ay sonra bir ölçüm daha yap, bakalim fark var mi?" demistim. PKK Ceylanpinar davasindan yargilanan ve çok sakaci bir arkadas olan Sari Osman "Peki Abi" demisti. Iki ay sonra her ikisi de, sisman denecek bir figüre sahip olmus ve zalim birer iskenceci olup çikmislardi.

 

 Iki yil müthis bir açlik çektik. Tahminen bir ay aç birakilir ve sonuçta midemiz epeyce küçülürdü. Daha sonra iki-üç gün tika basa dolu ve normalinden üç kat fazla yemek gelirdi. Ufalmis midelerimizle gelen yemeklerin tümünü on bes dakika içinde yemis ve bulasiklari yikamis olmamiz gerekirdi. Tabi hepsini yiyemez, bir kismini tuvalete dökerdik. Kanalizasyonun rögarlari kontrol edilir, yemek dökülmüsse sira dayagindan geçerdik. Açlik çekiliyor ama midenin aldigindan fazla yemek hiç çekilmiyor ve insana müthis bir iskence oluyordu.

 

 Üçüncüsü, el konulan elbise ve esyalarimiz gardiyanlara dagitilirdi. Önceleri esofman daha sonra ise tek tip elbise giymek zorunda oldugumuzdan, tüm elbiselerimize el konulmustu. El konan elbise ve esyalar için makbuz verilmezdi. Bu konuda tam bir orman kanunu yürürlükteydi. Teskere alan gardiyan güzelce giydirilir ve öyle ugurlanirdi.

 

 Gardiyanlari iskenceci yapabilmek için sürekli ve sistemli uyusturucu haplara alistiriliyorlardi. Çogu hapçi olmustu. Zaten cezaevinde en çok bulunan hap Diazem'di. Sinir krizi geçiren ya da temaruz gösteren hastalara hemen diyazem verilirdi. Tutuklular arasinda uyusturucu haplarin yayilmasi politikasi güdülüyordu. Ki bizler de buna karsi özel yöntemler gelistirmistik. Haplari biten veya az gelen gardiyanlar, diazem gibi anti depresiv, panalgin, novalgin gibi agri kesici haplari kullanan tutuklulardan hap ister ve bu kez onlarin haplarini kullanirlardi.

 

 Hapçiliga alistirilma olayini, bir gardiyan oldugu gibi bana itiraf etmisti. Hücrede sekiz ay kalmis, sonra da kogusa götürülmüstüm. Kogusta iki hafta kadar kaldiktan sonra bu kez boklu hücreye götürüldüm. Iki hafta da boklu hücrede kaldiktan sonra 25. kogusa verildim.

 

 Kogus gardiyanimiz Orta Anadolu'dan iri kiyim bir köylüydü. O da uyusturucuya alistirilmisti. Feci dayak atan biriydi. Bir gün gözetleme deliginden, Özgürlük Yolu davasindan yargilanan ve ayni zamanda arkadasimin oglu olan Kenen Alabay ile bizi konusurken görmüs ve disari çagirmisti. Bitisik iki kogusun gardiyanlari da oradaydi. Ikimizi kazma saplariyla dövmeye basladilar. Her üç gardiyan sirayla dövüyordu. Yorulan digerine birakiyordu. Kafa hariç her tarafimiza vuruyorlardi. Artik dayanacak halimiz kalmamisti. Kenan bagirmaya basladi. Diger ikisi dayagi durdurdu. Bizim gardiyan hizini alamamis ha bire dövmeye devam ediyordu. Sonunda digerleri ona engel oldu ve bizi kogusa aldilar.

 

 Her tarafimiz yara bere siyahlik içindeydi. Ayaklarimiz kangren olmasin diye, arkadaslar su kitligina ragmen içme sularini yere döküp üzerine tuz serptiler. Durdurmadan koltuklarimiza girip saatlerce tuzlu suda yürüttüler. Ben morali yüksek tutmak için gülüyor ve arkadaslarla sakalasmaya çalisiyordum. Bu dayaga ragmen gülüsümü, arkadaslar delirdigime yormus ve korkmuslardi.

 

 Benim cezam bununla da bitmemisti. Sabah, öglen ve aksam yemek karavanasi geldikten sonra, gidip mazgal deliginden elimi uzatip coplanmam zorunluydu. Bu hal 1983'te direnis baslamasina kadar sürdü.

 

Direnis her seyi degistirmisti. Gardiyanlari bir korku sarmisti ki sorma gitsin. Direnisin ikinci veya üçüncü günüydü. Ben kogusta çamasir yikiyordum. Açik mazgaldan gardiyan sürekli beni izliyordu. Konusmak istedigi belliydi. Ben ise hiç orali olmuyordum. Bir ara yalvarircasina "gelir misin" dedi. Gittim ve basladi benden özür dilemeye: "Buraya gelmek istemedigini, emir kulu oldugunu, hep üst komutanlarinin dedigini yaptigini, bana yapilanlar için de özel emir aldigini, burada iskence yapmaya uyusturucu hap kullanarak alistirildigini, hapçi oldugunu, hap almadan duramadigini..." bir bir anlatti.

 

 Gardiyanlarin çogu köylüydü. Içlerinde tek tük lise mezunu vardi. Biz tutuklulardan ise, okur yazar olmayanlardan tutun, üniversite mezununa kadar çesitli egitim kademelerinden geçmis ve önemli bürokratik ve siyasal pozisyonlara sahip olmus insanlar vardi. Aramizda bakanlik, milletvekilligi, belediye baskanligi yapmis ve hatta Nurettin Yilmaz gibi cumhurbaskanligina aday olmus, meslekleri doktor, hakim, avukat, kaymakam, ögretmen v.b. olanlar vardi.

 

 Hayat boyu ezilmis ve özellikle askerde acemi egitiminde birçok dayak küfürlere maruz kalmis olanlar, birdenbire emredebilecekleri, küfredebilecekleri ve hatta öldüresiye dövebilecekleri bir kitleyi karsilarinda bulmuslardi. Benliklerindeki asagilanma ve ezikligin acisini çikarabilecekleri firsat dogmustu. Hayat boyunca bu firsati bulamayacaklardi. Allah için bunu çok iyi kullandilar. Belki de iskencecilerimizi en çok özendiren sey de buydu. Gardiyanlar "Oglum Avukat", "Oglum Bakan", "Oglum Kaymakam" yahut "Oglum Polis" diye "nazik" hitapla baslayan emirlerini verdiklerinde adeta mest oluyorlardi.

 

 

NIÇIN ISKENCE?

 Iskenceyi her seferinde sayilari 100-120 yi geçmeyen ere ve en üst rütbesi yüzbasi olan birkaç subaya baglamak yanlistir. Iskence önceden planlanmis, emir ve komuta zinciri içinde uygulanmistir. Türk devleti öteden beri sistematik iskenceyi, "mahalli ve münferit olaylar" olarak sunmak ister. Yönetimde ister asker, ister sivil olsun fark etmez. Tabi bunu kimse yutmuyor. Kurulusundan beri T.C. devletine insan haklari konusunda iyi bir sicil verildigi görülmemistir.

 

 Ne ki, Diyarbakir Sikiyönetim Askeri Cezaevi, Sikiyönetim bölgesindeki sorusturma ve operasyonlardaki iskenceyi, genel iskence uygulamalari içinde mütalaa edemeyiz. Özellikle 12 Eylül'ün Diyarbakir Sikiyönetim Askeri Cezaevi bir laboratuardi. Burada Kürt yurtsever ve devrimcileri, düsünce ve inançlarindan vazgeçmeye, ihanete zorlaniyorlardi. Iskence sistemli olarak bunun için uygulaniyordu.

 

 12 Eylülcülerin kafasinda su vardi: "Kürtçülük hareketlerine katilanlar, doyumsuz, toplumdan dislanmis, aile yasamlari sorunlu, iyi egitim almamis insanlardi. Bunlar da fazla bir yekûn tutmuyordu. Devlet bunlarin üzerine baski kurarak düsüncelerinden vazgeçirebilirdi..." Düsüncelerinin bu oldugunun en önemli kaniti, bizler cezaevindeyken yaptiklari üç adet anket oldu.

 

 Ilk anket seçme ve özellikle tahsilli olan tutuklularla yapilmisti. Diger iki anket ise geneli kapsiyordu. Tüm anketlerde çaprazlama degisik yerlerde bir kaç kez sorulan su sorular her seyi açikliyordu. Aklimda kaldigi kadariyla sorulan sorulardan bazilari:

 

-          Annen ve baban seni döver miydi?

-          Annenle baban kavga ederler miydi?

-          Sana yeterince harçlik verilir miydi?

-          Hiç asik oldun mu?

-          Karsi cinsten arkadasin oldu mu?

-          Aile içinde yeterince sevildigine inaniyor musun?

-          Hayvanlarla cinsel iliskin oldu mu?

 

Bu ve benzeri sorular uzayip gidiyordu. Devlet, "Kürt ulusal sorunu nedir ve nasil çözülür?" diye kafa yormuyor, isi kestirmeden halletmeye kalkiyordu. Kürtler nasil Müslümanligi kiliç zoruyla kabul etmislerse, yine kiliç -siz iskence anlayin- zoruyla Türk ve Atatürkçü olacaklardi. Evdeki hesap çarsiya uymadi. Istisnalar disinda ne Kürtler Türk ve ne de Kürt yurtseverleri Atatürkçü oldular.

 

 

ORTADA INSALIGA KARSI ISLENEN SUÇ VAR

 

 Diyarbakir'da yillarca uygulanan iskenceler, Kürt halkina yönelik bir insanlik suçudur. Sorumlulari en basta Milli Güvenlik Konseyi üyesi generaller ve Diyarbakir Sikiyönetim Komutanlari Kemal Yamak ile Suat Ilhan'dir. Tabi uygulayicilar da. Merak ediyorum... Bunlarin yaptiklari yanlarina kar mi kalacak? Yoksa zamanasimi olmayan bu suçtan dolayi uluslararasi bir mahkemede yargilanabilecekler mi?

 

 Dogrudan iskenceyle öldürdükleri onlarca insani bir yana birakalim. Diyarbakir'da kisin sogugunda kaloriferleri yakmaksizin pencereleri açik tutan, yazin cehennem sicaginda ise kapali tutarak binlerce Kürdü cigerlerinden hasta eden, tüberkülozlu olanlarla olmayanlari bir arada tutarak herkese bulastirmak isteyen, ayni kaptan yemeye mecbur edenler insanlik suçu islememis midir? Insanlik 12 Eylül'ün iskencecilerini yargilayabilecek mi? Yargilanmadiklari takdirde Salih'in annesinin yüregindeki köz nasil sönecek? Simdi biliyorum "Salih de kim?" diye siz soracaksiniz. Ben iskenceyi degil iskencecileri anlatmak istiyordum. Ama beni en çok etkileyen bu iskenceyi anlatmadan geçemeyecegim.

 

Cezaevinde Kürtçe konusmak yasakti. Görüslerde de Türkçe konusmak zorundaydik. Ziyaretçimiz Kürtçe konusursa, hemen görüsme kabinini terk etmek zorundaydik. Görüsme toplam iki dakikaydi. Ayni kabinde bazen iki, bazen de üç tutuklu ayni anda ziyaretçilerle görüstürülürdük. Bir gün Kurtalanli Salih adindaki bir gençle ayni kabine düsmüstük. Benim esim, onun ise annesi gelmisti. Salih'in annesi Türkçe bilmiyordu. Ikisi konusmadan yalnizca birbirlerine bakiyorlardi. Annenin gözlerinden yas bosanmaya basladi. Dayanamadi "kure min" dedi. Yani sadece "oglum" demisti. Salih, kural geregi terk etmesi gereken kabini terk etmedi. Sille tokat kabinden çikardilar. Annesi feryat ediyordu. Ben dayanamayip gardiyanlara bagirdim. Beni de aldilar ve ikimizi de deyim yerindeyse esek sudan gelinceye kadar dövdüler.  

 

Yargilandigim Rizgari davasindan ifade için savciliga götürülmüstüm. Askeri Savci o zamanki rütbesiyle Üstegmen Turgay Çaglar'di. Kendisini üniversiteden ve meslekten taniyordum. Ifade alinirken Adana'dan tanidigim Askeri Savci Oktay Yüksel de geldi. O da önceden beni tanidigindan bulunmak istemisti. Söz iskenceden açildi ve onlar kimseye iskence yapilmadigini iddia ediyorlardi. Ben pantolonumun paçasini yukari çekerek, dizlerim ve asagisindaki eski ve taze yaralari gösterdim. "Iste iskence ve ihbar ediyorum. Islem yapin..." dedim. Kem küm ettiler ve "Komutan izin vermezse açamayiz, yetkimiz yok" dediler. Ben de "Sizinki kadi davaci muhzir (mübasir) sahidi örnegindeki gibi. Ben zaten ondan davaciyim." dedim. Iskenceyi tartisirken savcilara son olarak sunlari söylemistim:

 

"Merak ediyorum, aksam evinize gittiginizde çocuklarinizi nasil sevebiliyorsunuz? Düsünün ki binlerce ana baba evladi iskence görürken, siz bir sey yapmamakla iskencecilerin suçlarina ortak oluyorsunuz. Sizin yerinizde olmayi hiç istemem..."

 

Insan ne kadar inanmiyorum dese de bazen, kaderine sükrediyor. Ben her gün Kenan Evren gibi darbeci, Kemal Yamak ve Suat Ilhan gibi iskence uygulatan general olmadigima seviniyor ve sükrediyorum.  

 

Yazimin basinda insanlar için "iskenceci dogulmaz, iskenceci olunur" demistim. Ömrüm iskence görmek ve iskenceye taniklikla geçtigi için, ayni seyi devlet ve kurumlari için söyleyemeyecegim. 

 

 

Rusen ARSLAN