"Rejim Tehlikede"

 

Basbakan Ecevit 21 Temmuz 2002 tarihinde TRT'deki Pazar Panaroma programinda yaptigi söyleside; "AK Parti birinci Parti ve HADEP'in de baraji asmasi halinde ülkenin rejim bunalimi tehlikesiyle karsi karsiya kalabilecegini" açikladi.

 

Bu sözler bir haftadan beri Türk basininda tartisiliyor. Hemen hemen tüm köse yazarlari, parti sözcüleri Ecevit'i elestiri yagmuruna tuttular. Bu elestirilere bakan biri; Türkiye'de demokratik bir gelenek oldugunu,demokrasiye aykiri düsen bir söz karsisinda içtenlikle tepki gösterdiklerini sanir. Halbuki Ecevit'in söyledikleri, çogunun kafasinda olan ve Milli Güvenlik Kurulu gibi kurumlarda, kapali kapilar ardinda dile getirilen "endiseler" oldugu sir degildir. Kendileri "unutmus" olabilirler, ama bizim DEP'li milletvekillerinin dokunulmazliklarinin kaldirilmasi için parmak kaldiran parti ve milletvekillerini, DEP'lilerin sille tokat meclisten kapi disari edilmelerini alkislayanlari unutmamiz mümkün degildir.

 

Ecevit'in sözlerinin, "parlamenter demokrasiyle" idare edildigini iddia eden bir devlette büyük bir ayip olusturdugu tartismasizdir. Çünkü yasal olarak kurulmus partilerin, mahkeme karari olmaksizin gayri mesru ilân edilmeleri, hem kuvvetler ayriligi prensibine ve hem de evrensel bir hukuk ilkesi olan masumluk karinesine aykiridir. Buna deginip geçiyor ve olayi baska bir açidan degerlendirmek, tehlikede olan rejimin nasil bir rejim oldugunun üzerinde durmak istiyorum.

 

Tehlikedeki rejim, cumhuriyetin kurulmasindan yaklasik doksan yil geçmesine karsin, halka demokrasiyi tattirmamistir. Halk, doksan yilin üçte ikisinde sikiyönetim ve olaganüstü hal altinda yasatilmistir. Doksan yil çogulcu demokrasinin kurulup yerlestirilmesine yetmemistir!...

 

Tek ulus, tek devlet, tek dil gibi irkçi-soven ideolojiyi temel alip, Kürt halkinin temel haklarini gasp ettigi için, Kürt halkiyla -söylemlerin aksine- barisik olamamistir.Çözmedigi Kürt sorununu 21. yüzyila tasimistir. Çarpik bir laiklik anlayisi yüzünden, dindar kesimle yildizi bir türlü barismamistir. Bunun sonucu olarak, güçlü bir siyasal Islâmla ugrasmak zorunda kalmistir. Halkin yüzde yirmi besi rejime tepki olarak dinci partilere oy vermektedir.

 

Meclis, Hükümet ve hatta mahkemeler göstermeliktir. Yönetime derin devlet egemendir. Askerlerin isteginin aksine sivil bir tasarrufu yasama geçirmek olanaksizdir. Milli Güvenlik Kurulu, devletin en etkin karar unsurudur.

 

Tehlikede olan rejim, dizayn edilebilmek için, iki askeri darbe (27 Mayis ve 12 Eylül) ve müdahaleye (12 Mart ve 28 Subat) muhtaç kalmistir.

 

Tehlikedeki rejim, öyle bir rejimdir ki, rejimin teminati olan Anayasa Mahkemesi, Yargitay, Danistay gibi yüksek mahkemeler, üniversiteler, siyasal partiler, meslek kuruluslari, odalar, Barolar Birligi ve hatta isçi sendikalari, varliklarinin dayanagi olan Anayasa'yi rafa kaldiran askeri cuntalara bagliliklarini bildirmek için yarisa girmislerdir. TOBB gibi sivil olmasi gereken kuruluslar, halen kendilerini, hazirladiklari raporlari Genel Kurmay Baskanligi'na da sunmak zorunda hissederler.

 

Tehlikede olan bu rejim Türkiye'yi, dünyada gelir dagilimi en adaletsiz devletler siralamasinda en baslara oturtmustur. 20 yildir enflasyon yüzde 50'nin altina bir türlü düsürülememistir. Enflasyon zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul etme islevini sürdürmeye devam etmektedir.

 

Ekonomide kriz üstüne kriz yasanmaktadir. Ekonomi ancak borçla döndürülmektedir. Iç ve dis borç miktari 200 milyar dolara ulasmistir. Faizler yüzde 80 civarinda seyretmektedir.

 

Türkiye'deki halkin refah düzeyi, dünyadaki devletler siralamasinda 87. siraya düsmüstür. Daha somut bir ifadeyle, bagimsizliklarini yeni kazanmis ve çogunun adini dahi bilemedigimiz Afrika devletlerinin seviyesine düsmüstür.

 

Bu ülkede çocuklar, kendilerinin ve ailelerinin karinlarini doyurabilmek için ya çöplüklerden ekmek toplamak ya da agir islerde çalismak zorundadir.

 

Bu rejim ülkede ormanlari tükenme asamasina getirmistir. Sik sik ölümle sonuçlanan sel felâketleri yasanmaktadir. Kiyilar yagmalanmis, sehirlerin varoslari gecekondularla dolmustur.

 

Derin devletin isledigi binlerce cinayet aydinlanmamistir. Siyasi cinayetler için devlet içinde çeteler olusturulmustur. Mahkeme hükmüyle çete üyesi oldugu saptananlar, devleti yöneteler katinda en itibarli yere sahiptir.

 

Sürgündeki Kürt köylüleri köylerine dönememektedir. 40 bin korucu köye dönüsleri engellemek için bedavadan beslenmekte, demoklesin kilici gibi halkin tepesinde durmaktadir.

 

Meclis, Hükûmet, milletvekilleri ve siyasal partilerin sayginligi dibe vurmustur. Bir buçuk milyon oy almis partilerin mecliste temsil edilmedigi adaletsiz bir seçim sistemi var. Kürt sorununun çözümünü, en önemli ülke sorunu olarak gören partilerin mecliste temsili engelleniyor. Devlete HADEP ve Kürt fobisi egemen. Seçimlerin adaletsiz oldugunu ve hile karistigini bizzat Yüksek Seçim Kurulu Baskani açikladi. Halk ve özellikle gençler geleceklerinden umutsuzdur.

 

Ister istemez rejimde köklü dönüsümler yaratacak Avrupa Birligi (AB) üyeliginde, rejimden çikari olanlarin ayak diretmeleri yüzünden yol alinamiyor. Derin devlet, AB konusunda bütün gücüyle devrededir.

 

Iste Ecevit'in, AK Parti'nin birinci parti olmasi ve HADEP'in meclise girmesi halinde tehlikeye girecegini iddia ettigi rejim budur. Böyle bir rejim tehlikeye girse n'olur, girmese n'olur?... Tehlikeden kasit, ordunun tekrar yönetime elkoymasi ya da 28 Subat türü bir müdahalede bulunmasidir. Gerekçe de AK Parti'nin, seriatçi bir parti olmadigini henüz ispat edememis oldugu ve takkiye yaptigi, HADEP'in ise Apo'ya bagli oldugudur.

 

Haydi AK Parti'yi bir tarafa birakalim. Apo yakalandigi gün Türk devletine bagliligini ve hizmetinde oldugunu açiklamisti. Mahkemedeki savunmalari ve tutuklandigi günden bu yana olan tavir ve düsünceleriyle de bunu kanitlamistir. Bu gerçek ortadayken; Ecevit'in öncelikle "Apo'ya bagli HADEP'in" rejim için nasil tehlike olusturdugunu açiklamasi gerekir.

 

Öcalan'in siyaset sahnesine çiktigi günden beri muhalifi olmus biri olarak, erken seçimlerde oy kullanma olanagim olsaydi, oyumu HADEP'e verirdim. Çünkü Ecevit ve sözünü ettigi çevrelerin korkusu, "HADEP'in Apo'ya bagliligi" degil, Kürtlerin kendi kimlikleriyle meclise girmeleridir.

 

28 Temmuz 2002

 

Rusen ARSLAN